Bayezid Bistâmî (r.a.)

ilahiaşk
Bayezid Bistâmî (r.a.)
ŞEMÂİLİ

Bayezîd-i Bistamî, sûreti itibarıyla Hz. Ebû Bekir (r.a)'a benzerdi. Uzunca boylu, zayıf bedenli, beyaz tenliydi. Seyrek ve ak sakallı, çukurca gözlü idi. "Sultânu'l-ârifin" diye anılırdı. Selman-ı Fârisî'nin memleketi olan İran 'dan yetişen yiğitlerdendir.

HAYATI

Altın silsile, Ca'fer-i Sâdık ile Hz. Ebû Bekir'in soyu ve yolu ile Hz. Ali'nin soyunu ve meşrebini birleştirdikten sonra halkasına Bâyezid Bistamî'yi de aldı. Bâyezid Bistamî, Hz. Peygamber'in kendisine : "Bunlardan Öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişecek" buyurduğu Selman Fârisi (r.a)'ın memleketi olan İran'ın Horasan bölgesinin Bistam şehrinden.

Adı Tayfur bin İsa, künyesi, Ebû Yezîd, nisbesi el-Bistâmî. "Bâyezid Bistamî" diye meşhurdur. Dedesinin Serûşan adlı bir mecûsî olduğu rivayet edilir. Babası Nişabur civarındaki Bistam kasabasının ileri gelenlerinden iyi bir müslüman ve dindar bir insan. Annesi de son derece saliha bir hatun. Üç kardeştiler. Adem, Tayfur ve Ali. Üçü de abid ve zahiddi. Fakat Tayfur yani Bâyezid içlerinde hal bakımından en üstün olanıydı.

Bâyezid Bistami, Ebû Hafs Haddâd, Ahmed Hadraveyh, Yahya bin Muâz ile çağdaş. Şakik Belhi, Zünnûn Mısrî ile dost ve arkadaş. Mezhebi Hanefî, tarikatı Sıddıkî. Memleketi Bistam'dan ayrıldıktan sonra otuz yıl kadar Suriye ve Şam civarında dolaştı. İlimle uğraştı, nefsiyiz savaştı. 324/848 veya 262/875yılında vefat eden Bâyezid, Bistam'da medfundur. Bâyezid, Ca'fer-i Sâdık 'ın rûhâniyetinden "üveysî" yolla terbiye gördü.

BAYEZÎD BİSTAMİ

Bayezîd, cezbesi istiğraka, sevgisi aşka varan ve tevhid konusunda konuşan sûfîlerdendi. Kevakib sahibi Münavî'nin verdiği bilgiye göre, çağdaşları O'nun ilm-i tevhid ve ilm-i hakikata dair söylediklerini anlayamadıklarından çeşitli ithamlarda bulundular ve onu yedi defa memleketinden ayrılmaya mecbur bıraktılar. Fakat her defasında işleri bozuldu, başlarına belalar geldi. Bunun üzerine onun büyüklüğünü anlayarak hürmet göstermeye başladılar.

"Tevhid nedir?" diye soranlara şöyle cevap verirdi:

- Tevhid yakindir. Yakin ise mahlukatın her türlü hareketini Allah'ın fiili olarak bilmek ve ef'alinde O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbını tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O'nun hiç bir ortağı yoktur, demektir.

Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: "Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim."

MÜRŞİDLİK SIFATI

Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: "Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanıvermeyin. Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer'i hududa riayetteki durumuna bakın."

Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek "Buna aldanmam" dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.

Halkın hali ve ariflerin ahvali arasındaki farkı şöyle belirtirdi: "Halkın ahvali vardır, fakat arifin bir tek hali bile yoktur. Çünkü arifler suretten geçmiş, sirete yönelmiş ve onların varlıkları Hakk'ın varlığında fena bulmuştur. İnsanların Allah'a en yakın olanları insanlara en müşfik olanlarıdır.

Zahidlerin dünyadaki arzusu keramet, ahiretteki istekleri makamat, ariflerin dünyadaki istekleri imanla yaşamak, ahiretteki temennîleri afv-i ilahi'ye kavuşmaktı.

Sordular:

- Namazı nasıl kılıyorsun? Şöyle karşılık verdi:

- Buyur ya Rabbi, emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyorum, diyerek namaza başlarım. Tertil üzere Fatiha ve zamm-ı sureleri okurum, tazim ile rükua varır, tevazu ile yere kapanıp secde ederim. Veda selamı gibi selam verip namazımı huşu ile tamamlarım.

FIKIH VE VEHBÎ BİLGİ

Bayezîd-i Bistami bir gün camide fıkıh okutan bir alimin ders halkasına katıldı. O sırada biri geldi ve fakihe bir "feraiz" meselesi sordu: "Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim ederiz." Fakih, sorulan soruya cevap vermeye çalışırken Bayezîd, şöyle bağırdı:

-Ey üstad! Öldüğünde Allah'tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?

Orada bulunanlar birbirlerine hayret ve donuk nazarlarla bakarlarken Beyazîd, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"İnsanın gerçekten sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevla'sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Bu alemde de yalnızdır, ama çoğu zaman yalnızlığının farkında olmaz. Kabre konulduğunda yalnızlığını anlar"

Fakih onun bu ince anlamlı sözleri karşısında ona sordu:

- Sen bu ilmi kimden, nerede ve nasıl aldın? Bayezîd şu karşılığı verdi:

- Bu ilim bana Hak vergisidir (vehbidir). Çünkü Allah Resûlü (s.a.) buyurur: "Bir kimse bildiğiyle amel ederse Allah O'na bilmediklerini öğretir."

Sordular:

- İnsan ne zaman, "erenler" derecesine erişir? Dedi ki:

- Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.

Bayezîd, zahiddi. Zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah'tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında "kendisinden daha şerli kimse" bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için "mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi."

AÇLIK VE HİKMET

Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin "açlık" olduğunu anlatmak için derdi ki:

"Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar."

Sordular:

- Marifeti neyle buldun? Şöyle cevap verdi:

- Aç karın ve çıplak bedenle.

- Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere:

- Eğer Fir'avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı, diye karşılık verdi.

HALKA HAKK NAZARLA BAKMAK:

Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı:

"Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Nitekim Yunus' un şu sözü de bu anlamdadır:

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaradılanı severiz

Yaradanından ötürü.

Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.

"La ilahe illallah (Allah'dan başka tanrı yoktur) sözü cennetin anahtarıdır." hadisini şöyle açıklardı: Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:

1. Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,

2. Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp

3. Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide

4. Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.

RİYAZAT VE AŞK

Aşk şarabından içti, kendinden geçti. Bu yüzden bazan Bayezîd'i soranlara: "Ben de otuz yıldır onu arıyorum, fakat ondan bir eser bulamıyorum" derdi. O'nun bu sözü Zünnun el-Mısrî'ye nakledildiği zaman demişti ki:

"Kardeşim Bayezîd Hakk'a giden bir cemaatle Hakk'a gitmiş ve ondan eser kalmamıştır." Çünkü o "fena fillah"a ermiştir.

Riyazat ve mücahede, aşk ve cezbe ehlinden olduğu için tasavvufu şöyle tarif ederdi:

"Tasavvuf, rahat kapısını kapayıp, sıkıntı ve mücahede kapısını açmaktır"

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbn Arabi'nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabi eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabi'nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbn Arabi'ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî'ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabi'nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistami meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani'ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani'den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şühûdî yaygınlık kazanmıştır.
ilahiaşk
---------------------------------------------------------------------------
-----

Bayezidi Bistami hazretleri, insanları Hakka dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, gerçek saadete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden İmâm-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifâde etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edib idi.

Daha annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu. Çocukken bir gün câmi avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak." buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum." cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'ân-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum." deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.

Anneye hizmet
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir ayet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım." dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et." dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.

Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum." dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!" diye duâ etti. Belki de annesinin bu duâsı sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyâlığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.

İbadet zevki

Gençlikte yaptığı bâzı ibâdetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum." dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum." dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibâdetlerinden zevk almaya başladı.

Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım.) buyurdu.

Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle." diye cevap verdi.

Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlanır.

Buyururdu ki: Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alâmeti, kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.
ahiretyolcusu
Allah razı olsun...
seccad
eyvallah.............
siyahbayrakli
ALLAH RAZI OLSUN.MEVLAM ONLARIN YÜZÜSUYU HÜRMETİNE BİZLERİ AFFINA MAZHAR KILSIN